Salı, Temmuz 06, 2010

aile dramı

tam da az önce hayvanlar alemine bakışımı değiştiren, değiştiren demeyeyim de algımı genişleten bir sahneye tanık oldum. ama bu yazıyı anlamlı kılmak için biraz geçmişe dönmem gerekiyor.

2010 bizim mütevazi öğrenci evimize beklenmedik bir sevimlilikle gelmişti. giriş katındaki penceremizden evimizi gözetleyen güzel gözlü, güzel yüzlü, kirli tüylü bir kediyle... güzelim dört bacaklı, iki kulaklı, bir kuyruklu, bol bıyıklı bu yaratığı evimize buyur etmekte hiç nazlanmadık. sıcak yuvamızda birkaç saat hoşça vakit geçirmesine izin verdikten sonra geldiği pencereden geldiği dünyaya yolladık onu. o da bir süre sonra kedi nedir bilen birini şaşırtmayacak şekilde aynı pencerenin önünde vakit geçirmeye başladı tekrar eve aldık. tekrar gönderdik. eve girmeye çalışırken peşimizde dolandı tekrar eve aldık. bir süre sonra evdeki varlığı kabullenildi. evin diğer üyelerine de kabul ettirildi. ismi de gerek evimizde severek yediği ilk şeyin kaşar peyniri olması nedeniyle, gerek kaşar kelimesinin güzel dilimizdeki mecaz anlamı dolayısıyla, ama en çok da benim dayatmamla "kaşar" oldu.
bu ismine sadık yeni ev arkadaşımız evin başka bir penceresinden kuyruğunun keyfine göre girip çıkmaya, dolaptaki aylardır yenmeyen sardalyalara müşteri olmaya başladı. çok da zaman geçmeden kediden anlayan diğer ev üyeleri tarafından hamile olduğu fark edildi. fark edilmesiyle de kaliteli kedi mamalarına terfisi bir oldu. yine çok zaman geçmeden ev arkadaşının dolabına, dahası o uyurken yavrulayıyavrulayıverdi. ve dört bebesiyle beraber evin nüfusunu ikiye katladı.
bebeler, patileri sokağa değmeden güzel güzel büyürken kaşar hanımkızımız sokaklarda gezip tozmaya devam etti. gün geldi çattı, evin kira ödeyen üyelerinden bir kısmı bir alt sokağa taşındı başka kira ödeyen üyelerle beraber. yastık patileri, yumuşak tüyleri ve beyaz bıyıkları olduğu için kira ödemekten muaf olan bebelerden ikisi de onlarla beraber geldi. diğer ikisi de kendilerinden asla kira istemeyecek başka ev arkadaşlarına gittiler. annemiz de doğduğu büyüdüğü yer olan sokaklara geri döndü, o sokağa alışkın, orada mutlu tesellileriyle.
gel zaman git zaman, bu defa isimlerini benim koyamadığım veletler büyüdüler, büyüdüler ve aslında hala büyüyorlar.

bu gereksiz detaylara bezenmiş arkaplanı verdikten sonra, artık az önce gördüğüm sahneyi betimleyebilirim: asla atlamaya teşebbüs etmedikleri birinci kat balkonundan aşağıya bakan iki yavru, kardeş kedi ve aşağıdan onlara bakan hamile bir anne kedi.
evet, sokaktan gelip geçerken gördüğümüz "gene hamile" dediğimiz, bakamadığımız için üzüldüğümüz annemiz kaşar ve kedi kumları, kedi mamaları, kedi oyuncakları, parazit aşıları arasında büyüttüğümüz yavruları.
hani, çok çocuk doğurup bakamayan ailelere kedi köpek gibi yavruluyorlar sonra da bakmıyorlar derler ya. ben hayatımda öyle saçmalık duymadım. bu dört bacaklı, çok tüylü, sürmelerine kurban olduğum yaratıklar öyle bir bakıyorlar ki yavrularına... heykel gibi, taş gibi kıpırdamadan, gözlerini bile kırpmadan, karnında başka bilmemkaçtane doğmamış bebe varken öyle de güzel bakıyorlar ki...

galiba ben sandığımdan daha duygusalmışım.
galiba hayvanlar da sandığımdan daha duygusalmış.

bu hikayeden çıkarılan soru: peki sadece kediler mi öyle bakıyor yavrularına? ya annesi mezbahaya götüren o küçükbaşlar, büyükbaşlar da öyle bakıyolarsa arkalarından annelerinin? ya güzel güzel yüzerlerken sırf yemi yuttu diye sürüden çekip çıkarıldığında bir balık, geride kalanlar da öyle bakıyorsa? nasıl pişirip pişirip, çiğneyip çiğneyip yutarız ki biz o hayvanları? neden hiç aklımıza gelmez ki o kovalarda can çekişen balıklar, iplerinden kurtulmaya çalışan koyunlar?
evet ben de et yiyorum. ama vicdanım hiç rahat değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder