Pazartesi, Ağustos 09, 2010

bir ayrılık sebebi olarak horlama: it was a murder but not a crime!

burdan kendimi ihbar ediyorum. eğer bir gün birini öldürecek olursam kesin horladığı için öldürmüşümdür. allahım o nasıl bir cinnet sebebi, o nasıl bir yastığı elemanın sıfatına bastırma isteği...
hiç fark etmiyor, ister en yakın arkadaşım olsun, ister sevgili olsun, ister babam olsun, ister bok kafalı üst kat komşum olsun; horlayan insan benim için ismail türüt'tür, deniz baykal'dır, draco malfoy'dur, şarkı söyleyen bir seray severdir.
ama en beteri de horlayan kişinin sevgili olmasıdır. daha iki saat önce sarmaş dolaş, öpüş koklaş uyuduğun adamı öldürme planları yapacak hale gelmek sanırım ancak böyle mümkün olabilir. ben yastığı suratına mı bastırsam, yoksa sadece yataktan ittirmekle mi yetinsem ikilemi arasında gidip gelirken istemsizce tepik tepik tepiklediğim sevgili bu tepiklere karşılık horultusuna sadece 3'er saniyelik aralar verince horlamanın nasıl da tahrik unsuru sayılabileceğini bir kez daha anladım.
burdan yetkililere sesleniyorum: eğer bigün birisi de beni horladığım için doğramaya kalkarsa yüzde yüz arkasındayım. ceza vermeyin o insancığa.
bu mısralar da o canını yidiğim "chicago" müzikalinden bu yazının anlam ve önemine gelsin lütfen:
he had it coming
he had it coming
he only had himself to blame
if you 'd been there
if you'd seen it
i betcha you'd done the same!

Salı, Ağustos 03, 2010

yazıcam tabii tabii ki de yazıcam

ben var ya buraya yazıcam yazıcam dediğim şeyleri hiç yazmam. hani yazmam demiyim de çok geç yazarım. ama yok yazmam. aşağıda da demişim ben yazıcam bununla ilgili diye yazmamışım. ondan söyliyim dedim. belki yazarım bigün odaklanırsam bu meseleye ama zor yani.
şimdilik şunu söyliyim onunla ilgili: o iş öyle değil tam olarak.
bi de şunu söyliyim: bu yazarım diyip yazmayacağım şeylerle ilgili şöyle bir çözüm geliştirdim. konuyla ilgili iki cümle çiziktiriverip kaydediyorum bir güzel. hani belki yazarım diye. hani belki bu bi çözüm olabilir diye.
blogumu tek okuyan olan kendime duyurulur...

Salı, Temmuz 06, 2010

aile dramı

tam da az önce hayvanlar alemine bakışımı değiştiren, değiştiren demeyeyim de algımı genişleten bir sahneye tanık oldum. ama bu yazıyı anlamlı kılmak için biraz geçmişe dönmem gerekiyor.

2010 bizim mütevazi öğrenci evimize beklenmedik bir sevimlilikle gelmişti. giriş katındaki penceremizden evimizi gözetleyen güzel gözlü, güzel yüzlü, kirli tüylü bir kediyle... güzelim dört bacaklı, iki kulaklı, bir kuyruklu, bol bıyıklı bu yaratığı evimize buyur etmekte hiç nazlanmadık. sıcak yuvamızda birkaç saat hoşça vakit geçirmesine izin verdikten sonra geldiği pencereden geldiği dünyaya yolladık onu. o da bir süre sonra kedi nedir bilen birini şaşırtmayacak şekilde aynı pencerenin önünde vakit geçirmeye başladı tekrar eve aldık. tekrar gönderdik. eve girmeye çalışırken peşimizde dolandı tekrar eve aldık. bir süre sonra evdeki varlığı kabullenildi. evin diğer üyelerine de kabul ettirildi. ismi de gerek evimizde severek yediği ilk şeyin kaşar peyniri olması nedeniyle, gerek kaşar kelimesinin güzel dilimizdeki mecaz anlamı dolayısıyla, ama en çok da benim dayatmamla "kaşar" oldu.
bu ismine sadık yeni ev arkadaşımız evin başka bir penceresinden kuyruğunun keyfine göre girip çıkmaya, dolaptaki aylardır yenmeyen sardalyalara müşteri olmaya başladı. çok da zaman geçmeden kediden anlayan diğer ev üyeleri tarafından hamile olduğu fark edildi. fark edilmesiyle de kaliteli kedi mamalarına terfisi bir oldu. yine çok zaman geçmeden ev arkadaşının dolabına, dahası o uyurken yavrulayıyavrulayıverdi. ve dört bebesiyle beraber evin nüfusunu ikiye katladı.
bebeler, patileri sokağa değmeden güzel güzel büyürken kaşar hanımkızımız sokaklarda gezip tozmaya devam etti. gün geldi çattı, evin kira ödeyen üyelerinden bir kısmı bir alt sokağa taşındı başka kira ödeyen üyelerle beraber. yastık patileri, yumuşak tüyleri ve beyaz bıyıkları olduğu için kira ödemekten muaf olan bebelerden ikisi de onlarla beraber geldi. diğer ikisi de kendilerinden asla kira istemeyecek başka ev arkadaşlarına gittiler. annemiz de doğduğu büyüdüğü yer olan sokaklara geri döndü, o sokağa alışkın, orada mutlu tesellileriyle.
gel zaman git zaman, bu defa isimlerini benim koyamadığım veletler büyüdüler, büyüdüler ve aslında hala büyüyorlar.

bu gereksiz detaylara bezenmiş arkaplanı verdikten sonra, artık az önce gördüğüm sahneyi betimleyebilirim: asla atlamaya teşebbüs etmedikleri birinci kat balkonundan aşağıya bakan iki yavru, kardeş kedi ve aşağıdan onlara bakan hamile bir anne kedi.
evet, sokaktan gelip geçerken gördüğümüz "gene hamile" dediğimiz, bakamadığımız için üzüldüğümüz annemiz kaşar ve kedi kumları, kedi mamaları, kedi oyuncakları, parazit aşıları arasında büyüttüğümüz yavruları.
hani, çok çocuk doğurup bakamayan ailelere kedi köpek gibi yavruluyorlar sonra da bakmıyorlar derler ya. ben hayatımda öyle saçmalık duymadım. bu dört bacaklı, çok tüylü, sürmelerine kurban olduğum yaratıklar öyle bir bakıyorlar ki yavrularına... heykel gibi, taş gibi kıpırdamadan, gözlerini bile kırpmadan, karnında başka bilmemkaçtane doğmamış bebe varken öyle de güzel bakıyorlar ki...

galiba ben sandığımdan daha duygusalmışım.
galiba hayvanlar da sandığımdan daha duygusalmış.

bu hikayeden çıkarılan soru: peki sadece kediler mi öyle bakıyor yavrularına? ya annesi mezbahaya götüren o küçükbaşlar, büyükbaşlar da öyle bakıyolarsa arkalarından annelerinin? ya güzel güzel yüzerlerken sırf yemi yuttu diye sürüden çekip çıkarıldığında bir balık, geride kalanlar da öyle bakıyorsa? nasıl pişirip pişirip, çiğneyip çiğneyip yutarız ki biz o hayvanları? neden hiç aklımıza gelmez ki o kovalarda can çekişen balıklar, iplerinden kurtulmaya çalışan koyunlar?
evet ben de et yiyorum. ama vicdanım hiç rahat değil.

Cumartesi, Haziran 26, 2010

kendi kendine konuş(ma)mak?

bence kendi kendine konuşan insanlar değil de, kendi kendine konuşmayan insanlar bi garip. bugün metroda karşıma oturan annem dudaklarımı kıpırdattığımı, kendi kendime güldüğümü söylediğinde düşündüm bunu, ki daha önce de bi arkadaşım aynısını demişti. ben ne zaman yalnız kalsam kafamın içinde birtakım diyaloglar dönüyor. bunu nesi tuhaf ki yani. herkes yapıyordur sanki bunu. tamam öyle dışından bangır bangır değil. ben de henüz o kadar zıvanadan çıkmadım. ama metroda giderken saksı gibi oturmaktansa zihinde senaryolar yazmak daha cazip.
bu konuda düşüneceğim.

Perşembe, Haziran 03, 2010

ben bu gece yürüdüm.

gece yürümek güzel.
gece, güzel bir havada yürümek güzel.
gece, güzel bir havada, müzik dinleyerek yürümek güzel.
gece, güzel bir havada, güzel bir müzik dinleyerek yürümek güzel.

gece güzel bir kelime, güzel garip. gece kelimesine ne kadar yakın hissettiysem kendimi şimdi, güzel kelimesine de o kadar uzak hissettim.

ben bu gece, güzel bir havada, güzel bir müzik dinleyerek yürüdüm. normalde kolay kolay yürüyemeyeceğim bir saatte, kolayca yürüdüm. hayatımda ilk defa öyle bir saatte, öyle bir yerde, öyle bir güvenle yürüdüm. bir de muhtemelen son defa..

yürürken kafamdan başka dillerde cümleler geçti. başka dillerde olaylar. bir şeylerden vazgeçtim. bir şeyleri de affettim.

beterin beterini gördüm bugün. bir de benim de az beter olmadığımı.

tuna kiremitçi tadında cümleler kurdum bir de. hem de sadece sabaha karşı bu saatlerde yürümenin ne kadar güzel olduğundan dem vurmaya niyetlenmişken.

tembellik imajdan gelir

of o kadar sevmiyorum ki, şu blog olayının teknik yönlerini. böyle biri benim yerime uğraşsa, efendim tema bulsa bana, şu yerleşim zımbırtısını ayarlasa, etiketleri benim yerime doldursa (çünkü yazı gönderme sürecinin en sevmediğim kısmı o), en önemlisi blogun tanıtımını benim yerime yapsa, ben de kıçımı devirip film izlesem.
kaç gündür, özelleştir>yerleşim>düzenle ve google>free blogspot themes arasında gidip geliyorum, aralarda sevdiğim bloglara bakıyorum onlar nasıl yapmışlar diye. hepsi de çok iyi yapmışlar çok güzel yapmışlar ama ben aşırı üşeniyorum bunlarla uğraşmaya.
bi rozetim vardı benim, yakın zamanda kaybettiğim. "tembellik imajdan gelir" yazıyordu üzerinde. öyle bi imaj yaratsam kendime bununla prim yapar mıyım acaba?

buradan açınız

"yiyecek paketlerindeki "buradan açınız" yazan kırmızı bir şerit var ya, işte ordan açıcam seni."
uyku ile uyanıklık, uyanırken ki uyku hali, uyusam mı uyansam mı arasındaki kararsızlık sırasında beynimden geçen cümle. bilinç dışının mı yansıması, rüya mı görüyordum, ne bok yiyordum bilmiyorum.

Pazartesi, Mayıs 31, 2010

başlıksız

bütün kapılar teker teker kapanıyor mu, bana mı öyle geliyor? büyüyor muyuz? yetişmemiz gereken yerler/insanlar mı var? noluyoruz yahu?

Pazar, Mayıs 30, 2010

pratik>teori

na buraya yazıyorum: bi daha yaşamadığım, hissetmediğim, bilmediğim konular hakkında atıp tutmıycam.
bugün öğrendim ki yaşamadığın şeyler konusunda fikir yürütmek boşaymış. ben olsaydım şöyle hissederdim'ler, bunu yapardım'lar yalanmış, farazi durumlar için uydurduğun mantık zincirleri elinde parçalanırmış.
pratik, teorinin ağzına bile sıçarmış gerçek hayatta.

beklemek II

ve bazen beklediğin her şey olmuyor.

beklemek

aramasını bekle. mail/mesaj atmasını bekle. msn'e gelmesini bekle. konuşmasını bekle. cümlesini toparlamaya çalışmasını bekle. kırıcı olmamaya çalışmasını bekle. seni anlamasını bekle. kendini anlamasını bekle. duygularını ifade etmeyi öğrenmesini bekle. ne yaptığını bilmesini bekle. kendini rahat hissetmesini bekle. seni rahatlatmasını bekle.

Cuma, Mayıs 28, 2010

diş macunu kabusu

ortasından sıkılmış diş macunu beni geriyor. eğer güne ortasından sıkılmış bir diş macunu görerek başlıyorsam günüm kötü geçiyor.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

küfür üzerine

bazen gereksiz yere küfür ediyorum, bazen de gerektiği yerde etmiyorum. eskiden uslu kız olduğum için küfretmezdim, sonradan feminist olduğum için. ama daha sonra feminist olduğum için küfretmeye başladım. başladım derken ilk küfrümü ediyorum. hadi bakalım : "hassiktir!" diye olmadı tabi. dilimin ucuna gelenleri tutmamaya başladım sadece. dilimin ucuna geliyosa söylemişim söylememişim fark etmez diye düşündüğümden böyle oldu. hala da öyle düşünüyorum. bazen şüpheye düşüyorum evet ama ben küfürü seviyorum.
bunun üzerine bir sürü şey daha yazabilirim. yazarken kendimle çelişebilirim. "dur mına koyim küfür galiba kötü bişey" gibi ironik cümleler kurabilirim.
hatırlıyorum da eskiden küfür edebilmek için yapabileceğin şeyler ve yapamayacağın şeyler ayrımı vardı. kadınlar sikemez ya mesela şöyle dolu dolu "sikicem ama belanı" diyemezlermiş gibi gelirdi. ama erkeklerin ağızlarından çıkanı kulaklarının duymasını gerek yoktu zira onların yapabileceği şeylerin kümesi kadınlarınkini kapsıyor, ordan evrenin derinliklerine yelken açıyordu. sanki ağzına sıçtığımın erkekleri sikecekleri, sokacakları, koyacakları her şeyi itinayla yerine getiriyorlar da, biz kadınlar dilimizin ucuna kadar gelen kelimeleri gerisingeri yutuyoruz aman yapamayacağımız şeyleri söylemeyelim diye.
hala tartışmaya açık yerleri var tabi bu meselenin. küfür ettikçe bu ayrımcılığı pekiştirmiş olmuyor musun? kendine hakaret etmiş sayılmıyor musun? şahsen gerçek anlamda düşünmediğim sürece (edilen küfürlerin çoğu zaman gerçekleştirilmediğini göz önüne alacak olursak) kendime hakaret ettiğimi düşünmüyorum. başkasına da hakaret ettiğimi düşünmüyorum. erkeklerin çenelerini zorla kapatamayacağımıza göre kadınların da çenelerini açma vaktinin geldiğini düşünüyorum. bunun ayrımcılığı pekiştirmekten ziyade durumu eşitlediğini sanıyorum.
küfür her dilde var. bütün küfürler erkek elinden çıkma, hepsi de erkeğin iktidarını pekiştirme yolunda. ama nerden baksan deşarj ediyor sinirleri. küfür yerine hiçbir anlamı olmayan random harfler bütünü kullansak bu etkiyi yaşar mıyız? sanmıyorum. o yüzden bana kendimi iyi hissettiriyorsa, işin ucunda gerçeğe dönüşme amacı taşımıyorsa ko götüne gitsin diyorum ben.

ama bilmiyorum doğru mu diyorum.

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

martı, karga, balık

şimdi tabi, ilk yazıların başlıklarındaki eğilim blogu hayvanat bahçesine döndürdü inceden. ama bi arkadaşımın blogunda görünce aklıma geldi. "martıların siyahına karga denir" demiş çocuğun biri motorda. onu bilmem ama kanatlı beyaz balıklara martı denir bence.
yine de bu çocuğun mantığı birkaç yıl önce gönüllüsü olduğum bir çocuk şenliğinde karşılaştığım bir başka çocuğun sözlerini hatırlattı bana. bahçelerindeki dut ağaçlarından bahsederken "siyah dut da var sütlüsü de var." demişti o çocuk da.
zihinleri bu kadar saf, mantıkları bu kadar basit ama kendi içinde tutarlıyken nasıl sevmeyeyim ben o çocukları?

Salı, Mayıs 25, 2010

sorumluluk

yapılması gereken işler/ödevler konusunda hissettiğim sorumluluk hissi azaldıkça ben çocukluktan çıktım. o sorumluluk hissi yeniden arttığı zaman da büyümüş olucam sanırım.
neden çocukken daha çok sorumluluk sahibiydim? cevap çok net: annem de babam da ilkokul öğretmeniydi çünkü.

şimdilik özeti

hani oluyo ya bazen. hayatta yapmam dediğin şeyleri yaparken buluyosun kendini. doğruyla yanlış yer değiştiriveriyor ya bi anda. işte öyle bi durumdayım. bi ara yazıcam bunu. bi ara arka planı da değiştiricem. bu ne böyle götüm gibi...

Pazar, Mayıs 23, 2010

baykuş, fil, penguen

bence en güzel hayvanlar. doğru sırasıyla değil ama. bugün baykuşum.